|
|
|
 |
resmi büyüt |
|
24 Nisan Tarihinin Manâsı Ve Dünyadaki Ermeni “Soykırım” AnıtlarıTürk-Ermeni ilişkilerinin kökeni çok eskilere, Türklerin Anadolu’ya giriş zamanına, yani neredeyse 1000 yıllık bir geçmişe dayanmaktadır. Sultan Alparslan’ın ordusunda nasıl Ermeni askerler bulunduysa, Fatih Sultan Mehmet de İstanbul’u fethettiğinde, Ermeni milletini ayrı bir patriklik olarak teşkil etmiş ve 1461 tarihinde Patrik Hovakim’in liderliğinde Ermeni Patrikhanesi’ni kurmuştur. Türklerin Anadolu’ya gelişiyle başlayan ilişkiler, Patrikhane’nin teşkiliyle daha da güzelleşmiş ve Türkler idaresindeki Ermeniler, Osmanlı devleti bünyesinde mutlu mesut uzun yüzyıllar yaşamışlardır. Hatta sırf bu nedenle Osmanlı devletinde Ermenilere millet-i sadıka sıfatıyla hitap ediliyordu. XIX. yüzyılın son çeyreğine kadar devam eden bu mutlu hayat, Büyük devletlerin (İngiltere, Rusya, Fransa, Amerika) siyasî amaçlarla hareket eden Ermenileri elde etmeleri ya da Ermenilerin bu siyasî manevralara kapılarak sonu belli olmayan maceralara girmeleri karşısında bozulmaya başladı. Ermeni komiteleri kurularak, Osmanlı devleti dahilinde Cihan Harbi’ne kadar devam eden süreçte, özellikle Anadolu’nun doğusunda onlarca Ermeni isyanı çıktı Bu mücadeleler sırasında binlerce Türk-Müslüman hayatını kaybetti. Devlet bu isyanları bastırma konusunda gayret gösterdi. Ancak tam anlamıyla muvaffak olamayınca, tehcir kanunu diye bilinen Sevk ve İskân Kanunu’nu çıkartarak (27 Mayıs 1915), düşmanla işbirliği yapan Ermenileri, memleketin güney vilayetlerine sürdü. Böylece onları askerî harekât bölgesinden uzaklaştırmış oldu. Düşmanla ve başlangıçta özellikle Rusya ile işbirliği yapan kendileri değilmiş gibi, Ermeniler sevk ve iskân kararını, kendilerinin mahvına sebebiyet verecek bir hadise olarak değerlendirerek gerek Osmanlı devletine ve gerekse sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne, kısaca Türk devletlerine silahlı, diplomatik ve siyasî mücadele başlattılar. Ermeni meselesinin bugüne kadar uzayan süreci bunun örnekleriyle doludur. 1915 yılı, özellikle Berlin Antlaşması’ndan sonra gerginleşmeye başlayan Türk-Ermeni ilişkilerinin düğümlendiği ve kangrene dönüştüğü en önemli tarih durumundadır. Ermeniler için yeni bir milâttır. Ermeniler bilhassa tarihlerini bu yıldaki gelişmelere göre ele almakta ve 1915 yılı öncesi ve sonrası diye birtakım sınıflandırmalara gitmektedirler. Bilindiği gibi 1915 yılının 24 Nisan günü, Osmanlı devleti tarafından, ülke sathında ve özellikle İstanbul’daki Ermeni komitelerine yönelik operasyonun ve birtakım tutuklamaların yapıldığı tarihtir. Bu tutuklamalar olmasaydı, Ermeni komiteci ve çetecileri, Doğu vilayetlerinde yaptıklarını, İstanbul ve ülkenin diğer batı şehirlerinde de uygulamaya koyacaklar ve ülkenin savaş anındaki dahilî durumu daha da sıkıntılı bir durum arzedebilecekti. Üstelik aynı günlerde Türk milletinin bir olmak ya da olmamak mücadelesi olan Çanakkale’de hem deniz ve hem karada çok önemli bir sınavdan geçtiği düşünüldüğünde, Ermeni çetecilerin amaçlarına ulaşmalarının ülkeyi yok olmanın eşiğine getirmede önemli katkı sağlayacağı şüphesizdir. Tüm bu ihtimal ve muhtemel gelişmeleri görmezlikten gelen Ermeniler, Osmanlı devletine karşı 24 Nisan uygulamalarını “soykırım” şeklinde nitelemişler ve bazı devletlerin oyuncağı olmak pahasına çok “kirli iftira kampanyaları” başlatmışlardır. Özellikle 1915 olaylarının 50. yıldönümü olan 1965 yılı ve sonrasındaki kampanyaların da etkisiyle nihayetinde bugün gelinen noktada 24 Nisan tarihi, Ermenistan Cumhuriyeti başta olmak üzere, dünyanın çok çeşitli coğrafyalarına yayılarak dağınık bir şekilde bulunan Ermenilerin, “Türkler tarafından soykırıma tabi tutulmalarının” anıldığı bir tarih olmuştur, yani kendi inanç sistemlerinde “soykırım” tarihidir. Onlar böyle davranarak “mağdur”u oynayacaklar ve “bazı devletler nezdinde” itibar görerek, Osmanlı devletinin sıkıntılarla boğuştuğu olumsuzlukların da katkısıyla “Büyük Ermenistan” hayalinde mesafe almış olacaklardı. Dolayısıyla 24 Nisan tarihinin “kutsallığı” ve “dokunulmazlığı” buradan kaynaklanmaktadır. Oysa her devlet, kendisine yönelik terör ve kanundışı gelişmeleri, hukukî ve siyasî şartlar dahilinde ortadan kaldırmaya çalışır, bunun için her türlü çabayı sarf etmekten geri durmaz, duramaz. Bunun tersi, eşyanın tabiatına aykırıdır. Osmanlı devletinin 24 Nisan 1915 tarihinde İstanbul başta olmak üzere memleketin tamamında bulunan Ermeni Komiteleri ve komitecilerine karşı başlattığı operasyon neticesinde bazı tutuklamalara gitmesi, Ermeniler tarafından, Türk devletinin kendilerine yönelik hareketinin başlangıcı olarak algılanarak, “plânlı soykırım”ın başlangıcı olarak adlandırılmış ve buna dair inanç, günümüze kadar kuvvetlenerek gelmiştir. Bu haliyle 24 Nisan tarihi, Ermeniler arasında “ikinci bir din olarak” kabul edilmektedir ve bunun kendi aralarında ve başka ortamlarda konuşulması, tartışılması dahi mümkün görünmemektedir. Ermenilerin Türklere karşı duydukları nefret ve intikam hissinin ortaya çıkardığı 24 Nisan tarihi, aynı zamanda bir “varoluş” sembolü olmuştur. İrili-ufaklı topluluklar halinde dünyanın çok farklı ülkelerinde yaşayan Ermeniler için bu tarih, Türklere yönelik nefretin “kusulduğu” bir tarih olduğu kadar, Ermeni milliyetçiliği harcının da mayası olarak telakki edilmektedir ve Erivan ile Ermeni diasporası tarafından sürekli olarak gündemde tutulmaktadır. Her yılın 24 Nisan günü farklı ülke parlamentolarında “soykırım” ile ilgili gelişmeler, işte bu şekilde dünya ülkelerinin dış ve iç politikalarında sıcak tutulmaya çalışılmaktadır. Dünya üzerindeki farklı coğrafyalarda dağınık olarak yaşayan Ermenilerin, gittikleri ülkelerin dinî ve millî yapıları içerisinde fazla bir yekûn oluşturmadıkları ve bu yapılara çoğunlukla uyum gösterdikleri göz önüne alındığında, 24 Nisan tarihi bu yönüyle “Ermeni kalplerinin Türk nefretiyle çarptığı” en büyük millî gün olarak bilinmektedir. Dolayısıyla Ermeniler tarafından “çok güçlü bir milliyetçilik silahı” olarak algılanan bu tarih, Ermeni tarihinin, Ermenilerin devlet olarak Hıristiyanlığı ilk kabul eden millet olma özelliğinden dahi çok daha önemli bir konumda ele alınmakta, bugün çok geniş bir coğrafyada küçücük azınlıklar olarak yaşayan Ermeniler için bir “birlik-beraberlik” mayası olarak kabul edilmektedir. Kısacası 24 Nisan tarihi ve yaşatılmaya çalışılan “Türk düşmanlığı” olgusu, Ermeniler için, milliyetçilik hamurlarının mayası durumundadır. 24 Nisan 1915 tarihi, Ermeniler ve Ermenistan Tarihi için, bu derece öneme sahip bir tarihtir ve dahası bir semboldür. Bu nedenledir ki, Ermeniler, bu tarihi sadece kuru kuruya yapılan anma törenleriyle geçiştirmek istememişler ve “düşmanlık ve nefret edebiyatı”nın manasını ve etkisini daha da derinleştirmek ve gelecek nesillerine daha “etkili bir miras bırakabilmek” amacıyla, düşüncelerini anıtlaştırmaya gitmişlerdir. Kaldı ki, yarım asır öncesine kadar tarihleri “savaş ve kan” ile dolu olan Avrupa milletleri arasında “ortak tarih kitabı yazılması” ve “ortak bir gelecek” oluşturulması dahi düşünülebilirken, “bir avuç” mesabesindeki Ermenilerin, bu “sanal düşmanlık” ile işi nereye kadar vardırabilecekleri, daha da önemlisi neyi amaç edindikleri belki ayrı bir konudur. Ancak onların bu nefret ve olumsuz düşüncelerinin sonucunda, yaşadıkları ülkelerde yapmış oldukları propaganda ve siyasî faaliyetler sonucunda, hem bazı ülke parlamentolarında Türkiye ve Türkler aleyhine kararlara imza atmışlar ve attırmışlar, hem de “1915 yılında Türklerin Ermenilere yönelik faaliyetlerini soykırım” olarak gösteren pek çok anıt dikmişler, sembolik 24 Nisan tarihine anıtsal bir özellik kazandırmışlardır. Nihayet yine bu yolla “Türk düşmanlığı” ve “ezilmiş ve soykırıma uğratılmış bir topluluğa mensup olan mağdur millet Ermeniler” teziyle ilgili düşüncelerini somutlaştırmışlardır. Bu durum, Ermenilerin kendi aralarındaki milliyetçilik duygusunu geliştirmeye katkı yapmakta, farklı ülkelerde dağınık olarak bulunan bu küçük topluluğun propagandasına destek vermekte ve asimilasyona uğrayıp, yok edilmelerini engelleyici bir faktör olarak düşünülmektedir. Ancak bu propagandanın en önemli ve –Türkler için- en tatsız ve rahatsız edici tarafı, şüphesiz ki, “Türk düşmanlığı” temel düşüncesine dayandırılarak yapılmış olmasıdır. Üstelik böyle bir yaklaşım, yaklaşık on asır beraber yaşayarak, yer yer iç içe geçmiş iki toplum arasında, sanki kayda değer başka hiçbir ilişki yokmuşçasına davranılarak, 1915 çıkmazına düşülmesi, patinaj yapılması ve bu on asırlık uzun sürenin diğer yönlerinin asla göz önüne alınmamasıdır. Ermeni Tarihi’nin 1915’e kadar ve 1915’ten sonra iki dönem içerisinde ele alınması, bu yaklaşımın bir sonucudur. Diğer taraftan anıtlarla ilgili olarak aşağıda görüleceği gibi, ülkelerin ve anıtların çokluğu, Ermenilerin “Türk düşmanlığı”nı ve bu konudaki propagandalarını vardırdıkları boyutu da gözler önüne sermektedir. Buna karşılık Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı Ermeniler tarafından açılan cepheye katılan ülkelerin fazlalığı ve bu ülkelerden çoğunun Türkiye ile de olan “iyi münasebetleri” göz önüne alındığında, durum daha da düşündürücü bir hale dönüşmektedir. Ermeniler arasında “Türk düşmanlığı”nı somutlaştırmak ve anıtlaştırmak amacıyla kitabe ve abidelerin dikilmesi uygulamasına, bazı istisnaları olmakla birlikte 1965 yılında, yani Ermeniler arasında soykırım olduğuna inanılan 1915 olaylarının 50. yıldönümünden itibaren rastlandığını ve bu tarihten sonra bu uygulamanın gelenekselleştirilerek genelleştiğini ifade etmek gerekmektedir. Bu uygulamaya genel olarak “war memorial/savaş anıtı” veya “genocide memorial/soykırım anıtı” adı verilmektedir. Dünya üzerinde Ermenilere ait bilinen anıt, anıtsal yapı, kitabe ve müzelerin kayıtlı sayısı 126’dır. Fransa 36 adetle, Ermenistan’daki yapılardan bile fazlasını topraklarında bulunduran yegâne ülkedir. Ermenistan Cumhuriyeti’ndeki sayı ise 28’dir. Konuyla ilgili bilinen sayı toplamda 154’e ulaşmaktadır. Ermenilerin Türklere karşı besledikleri düşmanlığın bir nişânesi olan bu anıtlar, aynı zamanda meselenin çokcepleliliğinin de en önemli kanıtları durumundadır. Söz konusu bu anıtların bulunduğu ülkeleri ve sayılarını, ülkelerin alfabetik sırasıyla şu şekilde gösterebilmek mümkündür: Almanya (3), Amerika Birleşik Devletleri (28), Arjantin (4), Avustralya (2), Avusturya (2), Belçika (1), Brezilya (2), Bulgaristan (2), Ermenistan (28), Etiyopya (1), Fransa (36), Gürcistan (1), Hindistan (1), Hollanda (1), İngiltere (2), İran (7), İsrail (1), İsviçre (1), İtalya (2), Kanada (3), Kıbrıs Rum Kesimi (2), Lübnan (5), Mısır (2), Polonya (1), Suriye (6), Şili (2), Ukrayna (3), Uruguay (2), Venezuela (1), Yunanistan (2). Bu ülkelerin fazlalığı ve çoğunun Türkiye ile olan iyi münasebetleri göz önüne alındığında, uluslararası politikadaki “dostluk” kavramının, gerçeğinden ne kadar farklı olduğunu çağrıştırmaktadır. O günden bugüne gelinen noktada Ermenilerin hala “intikam” hırsıyla davranmaları ise, Taşnak kökenli “Ermeni milliyetçiliğinin bir yansımasıdır”. Meselenin görünen görsel boyutunu oluşturmaktadır. Ama bir millet, milliyetçiliğinin esasını başka bir milletin istikbalinin mahvına nasıl adayabilir, bunu nasıl gelecek nesillerinin üzerinde gerçekleştirilmesi gereken bir amaç olarak ortaya koyabilir! Olayların üzerinden geçen bir asırlık süre zarfında, Ermenilerin bundan ne kadar zarar gördükleri de ortadadır. Bu yanlış milliyetçi politikalar, birbirine komşu, birbirine yakın, birbirine bitişik iki ülkenin arasına, adeta okyanuslar koymakta ve düşmanlıkları artırmakta ve körüklemektedir. Bu iki komşu ülke, bu haliyle farklı coğrafyalar, hatta farklı dünya ve evrenlerde olması gereken iki ülke olarak algılanmaktadır. Gönül isterdi ki, 2015 yılında dünya üzerinde kayıtlara geçmiş 154 adet Ermeni ‘soykırım anıtı”nın yerine, keşke 1000 yıllık iyi bir beraberlikleri bulunan Türk ve Ermeni milletlerinin aralarında, beraber yaşama sanatının en güzel örneklerini yansıtan ve anımsatan onlarca hatta yüzlerce, binlerce “dostluk anıtı” dikilebilmiş olsaydı…! Böylece bu anıtlarla, 1000 yıllık bir beraberlikleri olan Türk ve Ermeni toplumları arasında düşmanlık değil, gelecek nesillere dostluk ve kardeşlik tohumları ekilebilirdi… Muhakkak ki dünya da daha güzel, daha yaşanabilir, daha keyifli bir dünyaya dönüşebilirdi…. Fakat heyhat…! Prof.Dr. Enis ŞAHİN Sakarya Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi |