|
Bu bir tanıtımdır.
|
|
|
|
İstanbul’un 6 Ekim 1923’te kurtarılmasını ve Ankara’nın 13 Ekim tarihinde başkent yapılmasını müteakiben, kafalardaki Ankara – İstanbul ikiliği ortadan kaldırılıyor ve ülke merkezi tercihi, bir daha tartışılamayacak şekilde Ankara olarak tescil ediliyordu. Bu hamle, Anadolu hareketinin liderlerini daha cesur ve cüretli davranmaya itmiştir. İtilaf devletleri birliklerinin ülke sathından kovulmasıyla da, daha çok dahilî meselelerle ilgilenmeye başlayan TBMM hükümeti, bilhassa sonuç getirici hamlelere girişti. Bunların en önemlisi, rejimin adının konulması hususuydu. 23 Nisan 1920’de, Anadolu bozkırının ortasındaki Ankara’da bir devlet, yepyeni bir devlet doğmuştu. İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın Anadolu’ya geçen mebuslarıyla, Ankara’nın yapmış olduğu seçimlerden sonra seçilen vekiller, ortak amaçta birleşerek TBMM’yi oluşturmuşlar ve yeni bir süreç başlatmışlardı. 23 Nisan’da kurulan bu yapı, esasında Anadolu ve Trakya’yı kapsayan ve Türklerin yaşadığı son coğrafyada, son Türk devletinin tesis edildiğinin de müjdecisi durumundaydı. Tüm Kurtuluş Savaşı boyunca cumhuriyet ile ilgili pekçok gelişme ve uygulama olmasına rağmen, bu genç Türk devletinin adı bir türlü konulmamıştı, konulamamıştı. Belki de bunun sırası gelmemişti veya erken bulunmuş, Mustafa Kemal Paşa’nın Nutuk adlı eserinde de belirtildiği gibi, muhtemelen uygun zamanın gelmesi beklenmişti. Sebebi ne olursa olsun, üçbuçuk yıldır yaşayan bu genç devletin henüz resmî bir adı yoktu. Ankara’daki idareciler, bu devletle ilgili olarak genellikle TBMM hükümeti sıfatını kullanıyorlardı. İstanbul’daki hükümet daireleri ise, bu yapı için Ankara hükümeti ve çoğunlukla, biraz da küçük göstermek amacıyla “Kemalîler” ve “Ankara cenahı” gibi ibareler kullanmayı tercih ediyorlardı. İtilaf devletleri ve haricî hükümetler ise, TBMM hükümetini nitelemek için, daha çok Ankara hükümeti, yeni Türk/Türkiye hükümeti ve Kemalist hükümet gibi tabirleri kullanıyorlardı. Ancak hangisi tercih edilirse edilsin, devletin henüz resmî bir adı yoktu. Önemine binaen, bu meselenin mutlaka çözüme kavuşturulması gerekiyordu. Bu coğrafyada, Osmanlı’nın küllerinden yeniden doğan bu devletin adı ne olacaktı? Millet Türk Milleti idi, ama onun kurduğu devletin adı nasıl tanımlanacaktı? İşte Ankara’nın resmen başkent yapılmasından sonra, Anadolu’daki hükümet daireleri bu meseleye el attılar. Onlar 1923 yılının güz mevsiminde, askerî zaferin elde edilmesi ve barış antlaşmasının imzalanmasını müteakiben, kendilerinin “ne olduklarını” tanımlamayı düşündüler. Başka bir ifadeyle, “23 Nisan 1920’de doğan, adı henüz konulmayan ve üçbuçuk yıllık büyük bir varoluş mücadelesi vererek rüştünü ispatlayan bu gürbüz çocuğa” artık “kutlu bir isim” koyma zamanının geldiğine hükmettiler. Devletin adını koymak, içeride ve dışarıda bu yapıyı daha saygın ve itibarlı bir duruma getirecek, ona nüfuz ve otorite kazandıracak, dahası kimliğini tescil ettirmiş olacaktı. |